Ant başlık altında birleşen tüm gerçeklerin daha da yükseğe gidecek cesareti vardı ve insan en çok kızdığını gömerdi. Kendi kendini bilecek bişeyi kalmamış gibi yapanların anlatıldığı kısa film, zihinsel terörlerimizi susturuyor ama şu kodladığımız dünyanın gerçekleri altında buluşmadan da yapamıyorduk.

Balı ayrı sütü ayrı gelen ballı süt olur muydu? Bir şey hakkında kesin karar vermek o durumun faşizmi olarak anılır mıydı? Onunla igili değişmez bir keskinlikle karar vermek. Yapılacak en korku dolu ve tercih edilen mutlulukta olmayan bir karar hali daha hissini aşılıyor animasyon klip “Drag” kendi çizgisel görüntüsüyle anlattıklarından.

Böyle olunca daha mı sanatsal oluyor? Edebi misiniz?

Kimimizin kimsesi yok diye kafamızda çeşitli sorulara fısıldıyor olabilirdik. Gittikçe küçülen metinleri hangi kafalarla yazdıklarını bilsek düşündüklerimize inanamazdık ya da belki de inanmakla ilgili bir probleminiz yoktu da olmayan hallerde geçirilen güzel zamanlara mı dönerdik.

Yüzyılın güncel kelimeleri ile yeniden aktarıyorken kendimizi üç noktalı sessizliğe ulaştık.

Metinlerin içeriklerinin yüzyıllarda bir değişip güncellenmesi ile ses evrimine şahit olan şanslı bir nesildik yeryüzünde. Kapıyı kapatmadan içeri giren tüm gizemlerle doluydu evren ve nezaketsizlik ona çok dokunuyordu. Saygısızlığın gelenekselcilik ile buluştuğu animasyon, kadınların güçlü olmasının yıkıcı sonuçlarının olabileceğini düşündürerek “kadınların kapatılması konusunda bunca insanın bir bildiği olmalı o zaman yeni bir şey aramaya gerek yok.” fikrini de aşılamadan gitmiyordu içlerden diplere.

1 numaralı kapıdan 10 numaraya kadar birer puan ve merkezi yorum olsa da kafamızda insan olmanın değerlerini sağlayıp hiç umursamadan yaşamaya devam ediyorduk. Bana dokunmayan yılan benden o kadar uzaklaştı ki, yılandan başka bir şey bulamıyorum dediğim noktadan çok uzaklara taşınmıştım. Hay bin kunduzu bir yılana tercih etme sebeplerimizi düşünüyorduk?

Haykırsak dünyaya sesimiz üstlere çıkar mıydı?

O kuralsızdı bu çok severdi ve hepsi de saygı doluydu. Önce savunduklarına sonra olduklarına. “Nasıl bilirsen öyle olurlar”a anlam yükleyip de ahh canım sen çok mu üzüldün, dur seni bi sıvazlayalım da gazın mazın gitsin, rahatla demek istediğimiz diğer insanların gözlerinde görürdük anlam yükleyemediğimiz derin gözlemcileri ve etkilerini.

Dedik dedik inandıramadık.

Sen çık dışarı, cezalısın. Artık seninle konuşmak istemiyorum. Git benden! diye haykırıyordu animasyon film Drag, çizgilerindeki melankolik kadının trenindeki manzarada değişerek. Üzgün olsak bile sürdürülebilecek kadar kişisel bir başka persona ile karşı karşıyayız. Öyle sorunca tabi aklımıza gelmez ama işte olduğuna inanırsak olduğumuz kadarın kendisine mi dönüşecek onlara öyle davranmaya devam mı edecektik? Hangi sorumuz daha az haklı da diğeri çok haksız. Sana bana yapılan haksızlıkları yol yapsak buradan mars duble şeritli olurdu da çalmış ama çalışıyor dedirtirdik kendimiz için. En azından bunu yaptık demenin verdiği başarıydık biz ayaklarda alkışlanan.

Kendi yalanlarımızın dolanlarına dolanmadan köşeden kıyıdan. Haddini öğrensin dediğimiz herkes için bir karar daha vermiş oluyorduk ki bunu çok üzücü de buluyorduk. Neyse ki kim olduğumuzla ilgilenmiyorduk. Olduğumuzun olduğu kadar olduğunu da bildiğimizden fazlasını beklemiyorduk. Sen zaten kimsin ki beni siktir ediyorsun diye bağıran gözü yaşlı anneler ellerini açmış, çaresiz, kızgın. Terliğin şiddeti ile çözemediği tek sorun karşısında daha fazla ilerlemek istememiş olanlarımızdan bir demet daha tiyatro daha ve daha neler daha….

Kısa animasyon film Drag izlemeye değer tasarımıyla ekranınızda göz doldurmayı hak ediyordu. Hepsi hepsi bir şans dahaydı nasıl olsa?